Ara
  • Emir-Faruk

Hasan Sabbah


Hasan Sabbah (Farsça: حسن صباح‎, Hasan Sabbāh) ya da (Arapça: el-ḥasan bin eṣ-ṣabbāḥ, الحسن بن الصباح); İslam'ın İsmaililikmezhebine dayalı olarak kurduğu Haşhaşiler tarikatı ile bilinen, bir Orta Çağ lideridir. Farklı bir dini ekole dayalı üst düzey dini bilgi birikimine ve otoriter bir liderlik karakterine sahip olduğu bilinen Hasan Sabbah kurduğu tarikatın suikaste dayanan farklı askeri taktikleri ve 34 yıl boyunca dışına çıkmadan yaşadığı Elemût Kalesi ile tanınmaktadır.

Hayatı ve dini eğitimi

Hasan Sabbah On iki İmam Şiiliği'nin kalesi olan Kum kentinde dünyaya gelmiştir. On İki İmamcı olan babası Kufe'den gelmişti.[6]Rivayete göre Yemen kökenliydi. İnandırıcı olmayan bir söylentiye göre ise kadim Himyer krallarından birinin soyundan geliyordu. Hasan Sabbah'ın doğum tarihi günü gününe bilinmemekle birlikte 11. yüzyılın ortalarına rastlar. Dini eğitimini Rey şehrinde alan Hasan Sabbah, bu sırada İsmaili bir refik ile karşılaşmıştır. Kendi otobiyografisinde bu olayı şöyle anlatır:

“Çocukluk günlerimden beri öğrenmenin her türlüsüne yönelik içimde bir aşk uyanmıştı. Din alimi olmak istiyordum. On yedi yaşıma kadar bilginin arayıcısı ve araştırıcısı oldum. Rey şehrinde Emire Zerrab adında bir refikle karşılaştım. İsmaili öğretisinin felsefeden ibaret olduğunu düşünüyordum. Emire Zerrab iyi huylu bir adamdı. İlk sohbetimizde "İsmaililer böyle böyle söylüyor" diye anlatmıştı. Ben de ona "dostum, bana onların kelimeleriyle konuşma, kelamları dine aykırıdır" demiştim. Aramızdaki tartışmalar sonucu inandığım her şeyi çürüttü ve yok etti. Düşündüm de gerçek iman muhakkak bu olmalı. Lakin şimdiye dek bunun farkına varamamıştım. Artık ecel saatim geldi ve hakikate vasıl olmadan ölümü tadacağım.[6]”

Fâtımîler Hâlifeliği devrinde Ebû Tamîm Ma’add el-Mûstensir bil-Lâh'ın İsfahan Bâb-ı Hûcceti ve Dâ’î-i Â'zamı olan Abd’ûl-Melik bin Attaş[7][8] tarafından henüz On Yedi yaşında iken Dâ’î yardımcılığına getirilen Hassan-ı Sabbah, daha sonra “Fâtımî Hâlifesi Ebû Tamîm Ma’add el-Mûstensir bil-Lâh'ın huzurunda Kahire'de yemin ederek resmen İsmâilî Dâvah hareketini ve İmâmet (İsmâilî i'tikadı)'i benimsedi.

Hasan Sabbah ile ilgili Edward Fitzgerald tarafından Rubaiyat tercümesinin önsözündeki bir hikayede Hasan Sabbah, Nizamülmülk ve Ömer Hayyam'ın sınıf arkadaşı olduğu ve aralarında yaptıkları bir anlaşmaya göre hangisi önce başarı kazanırsa diğerlerine de yardım edecektir. Nizamülmülk vezir olmuş ve ikisine de valilikler önermiştir. Ancak Hayyam kendisine bir emeklilik maaşı bağlanmasını, böylece başıboş bir hayat sürebilmeyi, Hasan ise saray içerisinde daha yüksek bir mevki istemiştir. Hasan çok geçmeden vezirlik makamına göz dikmiş, vezir de aleyhinde işler çevirerek Hasan'ın şerefini lekelemiştir. Böylece Hasan intikamını alacağı Mısır'a gitmiştir. Bu hikayedeki başlıca tutarsızlık Nizamülmülk ( 10 Nisan 1018 - 14 Ekim 1092 ) ile Hasan (?-1124) ve Ömer Hayyam (18 Mayıs 1048 - 4 Aralık 1131 ) arasında yaklaşık 30 yaş fark olmasıdır. Günümüz araştırmacıları bu tuhaf hikayeyi bir efsane olarak görmektedir.[6]

Hasan Sabbah Rey'den ayrılırken İsfahan, Azerbaycan, Silvan, Mezopotamya, Suriye ve Filistin kıyılarından geçerek Mısır'a ulaşmıştır. Üç sene Mısır'da kalan Hasan Sabbah muhtemelen Bedr el-Cemâli ile aralarındaki bir ihtilaf sebebiyle Kuzey Afrika'ya sürülmüş, Sonra da Suriye'ye ulaşmıştır. 10 Haziran 1081'de İsfahan'a ulaşmış olan Hasan Sabbah dokuz sene boyunca "davet" in hizmetinde İran'ı dolaşmıştır.

Hasan daha sonra ilgisini İran'ın kuzeyine yöneltmiştir. Özellikle Deylem bölgesi ile ilgilenmiştir. Bu bölge İslam'ı zorla kabul etmeyen, toprakları zor fethedilen, savaşçı ve eski gelenekleri sürdüren yerli bir halkın kontrolündeydi. Sabbah bir süre sonra Deylem'de faaliyetlerini yürütebilmek için Kazvin'e yerleşmiştir. Bu sırada yeni müritler toplayan Hasan Sabbah, amaçları için uygun bir mekan aramaktaydı.

Sonunda Hasan Sabbah Elbruz Dağları'ndaki Elemût Kalesi'nde karar kıldı. Kale geniş bir vadiye egemen konumdaki büyük bir kayalık üzerine inşa edilmişti. İki bin metre yükseklikteki kale kayanın tabanının yüzlerce metre üzerinde, yalnızca sarp ve dolambaçlı bir patikadan çıkılabilen bir yerde bulunmaktaydı. Rivayete göre kale Deylem krallarından biri tarafından inşa edilmişti. Kral kartalını salmış, kartal ise bu kayalığa konmuş, böylece kalenin yapımına başlanmıştı. Ve kaleye "kartalın öğretisi" anlamında "Aluh Amut" ismi verilmişti.[5]

Hasan Sabbah'ın buraya vardığı sırada kale onu Selçuklu sultanından almış olan Alevi Mehdi adındaki bir hükümdarın elindeydi. Önce bölgeye dailerini yollayan Hasan, bölge halkını ve Alamut'ta yaşayanları kendi tarafına çekmiştir. Hasan Sabbah bu olayları şöyle anlatmaktadır:

“Ve sonra Kazvin'den Alamut'a bir dai gönderdim. Alamut insanlarından bazıları dainin telkinlerine uyup mezhep değiştirdiler ve Alevileri de buna teşvik ettiler. Dai yenilgiye uğramış gibi göründü, ancak bir yolunu bulup dönmelerin tümünü kale dışına çıkardı ve bütün kapıları kapatarak kalenin sultanın malı olduğunu ilan etti. Uzun münakaşalardan sonra onları yeniden içeri aldı ve insanlar da daha kötüsüyle karşılaşmamak için onun himayesi altına girdiler.”

Bundan sonra 4 Eylül 1090 günü gizlice kaleye alınmış, kalenin önceki sahibi elinden bir şey gelmediği için kaleyi terk etmiştir. İranlı tarihçilere göre Hasan Sabbah, Mehdi'ye üç bin altın dinar değerinde bir senet vermiştir. Böylece Hasan Sabbah, Haşhaşin tarikatını resmen kurmuştur.[9]

Hasan Sabbah, Alamut'a yerleştikten sonra 34 yıl boyunca buradan hiç ayrılmamıştır. Rivayetlere göre Alamut'taki kendi odasından bile sadece birkaç kez çıkmıştır. Alamut'a yerleştikten sonra Büyük Selçuklu Devleti ve Abbasilere yönelik mücadelesine başlayan Hasan Sabbah, kendi döneminde elliye yakın suikast gerçekleştirmiştir. Bunların en önemlisi ve ilki Nizamülmülk'ün öldürülmesidir.Diğerleri ise Selçuklu üst düzey devlet görevlileri ve Abbasi din adamlarına yönelik suikastlerdir. Nizamülmülk'ün öldürülmesi ve ardından Melikşah'ın ölümü sonrasında Sencer, Berkyaruk ve Muhammed Tapar arasında taht kavgaları başlamış ve Selçuklular gerilemeye başlamıştır. Hasan Sabbah Selçuklu sarayındaki taht kavgalarını kendi lehine kullanmıştır. Ayrıca Hasan Sabbah döneminde başka önemli kaleler de ele geçirilmiştir.[6]

Hasan Sabbah döneminin en ilginç olaylarından biri de büyük Sünni tarihçi Alâeddin Atâ Melik Cüveynî'nin aktardığı olaydır. Cüveynî'ye göre Muhammed Tapar'ın ölümünden sonra tahta geçen Sencer'e barış elçileri gönderen Hasan Sabbah, tekliflerin kabul edilmemesi nedeniyle saraydan birilerini yanına çekerek sultanın başucuna bir hançer saplanmasını sağlamıştır. Ayıldığında büyük paniğe kapılan Sultan olayı gizli tutmaya çalışmış ancak olayın hemen ardından bir elçiyle gelen mesajda Hasan Sabbah:

Ben istemez miydim ki o hançer sert taşa değil de sultanın yumuşacık göğsüne saplansın.

demiştir. Bu olaydan sonra İsmaililer, Sencer döneminde oldukça rahatlamıştır.[6]

Ölümü

Mayıs 1124'te hastalanıp yatağa düşen Hasan Sabbah, ölümünün yaklaştığını düşünerek halefi olması için Lemeser Kalesi komutanı Kiya Buzrug Ummid'i seçti. Ebu Ali'yi sağına oturttu ve kendisini misyonerlik faaliyetlerinin başına getirdi. Kasranlı Adem'in Oğlu Hasan'ı sağına ve ordularının komutanı Kiya Ebu Cafer'i de önüne oturttu ve onlara imamın gelip devletin başına geçeceği güne dek Kiya Buzrug Ummid'in liderliğinde uyum içinde çalışmalarını salık verdi. Ve 23 Mayıs 1124 Cuma günü öldü.[10]

Bu aynı zamanda göz alıcı bir liderliğin de sonuydu. Sünni ve Şiî İsmaili birçok vakanüvis onu keskin zekalı, yetkin, aritmetik, astronomi, büyü ve daha pek çok alanda bilgi sahibi biri olarak tarif eder. İsmailileri sevmeyen bir Arap biyografi yazarına göre Alamut'ta ikamet ettiği otuz beş yıl boyunca, ne bir kimse ortalık bir yerde şarap ebilmiş ne de testilere şarap doldurulabilmişti. Oğullarından birini şarap içtiği, diğeriniyse asılsızlığı kanıtlanmış olan Dai Hüseyin Kaini'nin katlini azmettirmek suçundan idam ettirmişti.[6]

Hasan Sabbah aynı zamanda bir yazardı. Sünni yazarlar eserlerinden iki parçayı, bir otobiyografik metni ve bir ilahiyat risalesini muhafaza etmişlerdi. Hasan Sabbah asla imam olduğunu iddia etmemiştir. Yalnızca imamın bir temsilcisi olduğunu söylemiştir.[6]

Haşhaşiler

Haşhaşiler (Arapça: حشیشیة Haşhaşiyye ya da Arapça: حشاشون Haşhaşiyyun) veya Sabbah’îler ya da Suikastçılar (İngilizce: Assassins), Şîʿa kolunun İsmâ‘îl’îyye mezhebine mensup din adamı Hasan bin Sabbah tarafından 1090 yılının Eylül ayında Elemût Kalesi'ni zaptettiğinde kurulmuş olan dinî tarikat ve siyasi örgüt.

Etimoloji

"Haşhaşi" kelimesinin kökeni ve anlamı 19. yüzyıla kadar Batı dünyasında tartışma konusu olmuştur. 19 Mayıs 1809 tarihinde Silvestre de Sacy'nin Institut de France'da yayınladığı bildiride kelimenin etimolojisine getirdiği açıklama kabul görmüştür. Sacy'e göre Batı dillerinde "suikastçı, kiralık katil" gibi anlamlara gelen ve en erken Haçlı Seferleri kayıtlarında rastlanan "assasini, assissini, heyssisini" gibi kelimelerin kökeni Arapçadaki "haşhaş" kelimesidir. Bu kelimenin çoğulu ise "haşhaşiyyun, haşhaşin" gibi kelimelerdir.

"Haşhaş" kelimesi Arapçada "kuru ot" ve "hayvan yemi" anlamına gelir. Sonraları kelimenin anlamı uyuşturucu etkisiyle bilinen hint keneviri ile özdeşleştirilmiştir. Silvestre de Sacy, Haşhaşiler'e bu adın haşhaş kullanma alışkanlıkları yüzünden verildiği kanısını benimsememekle beraber bu adın, şeyhin fedailerine vaat ettiği cenneti tattırabilmek için onlara gizlice haşhaş içirmesiyle ilgili olabileceğini düşünmüştür. Bunu da özellikle Marco Polo'nun seyahatnâmelerinde geçen cennet bahçeleri hikâyesiyle temellendirmiştir. 1273 yılında İran'dan geçmiş olan Marco Polo'nun seyahatnâmesindeki hikâye kısaca şöyledir:

“Kendi dillerinde şeyhlerine "dinin büyüğü" anlamına gelen Alaeddin diyorlardı. Şeyh iki dağ arasındaki vadiyi kapatmış ve burayı sütten, baldan ve şaraptan akan sular, güzel huriler ve çeşitli meyve bahçeleriyle donatmıştı. Dağın şeyhi müridlerinin gerçekten cennette olduklarını zannetmeleri için burayı Muhammed'in cennet tasvirine benzetmişti. Bizim yaşlı adam dediğimiz bu efendi fedailerine iksirinden içirerek onları dörderli, altışarlı gruplar halinde bahçeye taşıtıyordu. Gerçekten cennete gittiklerini zanneden müridlerini bir göreve göndereceği zaman şeyh "Gidip şunu şunu öldüresin. Meleklerim seni cennete götürecektir." diyordu. Şeyh'in cennetine geri dönebilme arzusuyla fedailerin göze almayacağı hiçbir tehlike yoktu.”

Alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre Hasan müritlerine dinin esaslarına bağlı kalanlar manasında, "esasiyim" demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim "haşhaş", afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.[1]

Araştırmacı-Yazar Faik Bulut'a göre ise Marco Polo'nun hatıralarında anlattığı bu ifadeler İki nedenden ötürü gerçekleri yansıtmamaktadır:[2][3]

  1. Marco Polo orayı gidip görmemiştir. Diğer bilim adamlarının görüşleri de bu hususta kendisini desteklemektedir. Marco Pologidip orayı gördüğünde ise o kale zaten Moğollar tarafından yıkılmıştı. Marco Polo oraya gittiğinde zaten Elemût Kalesi'nin Moğollar tarafından tarumar edilmesinin üzerinden tam On Yedi sene geçmişti.[2]

  2. Elemût Kalesi'nde arkeolojik kazılar yapan Alman arkeologlar orada üzerlerinden ne bal akan, ne süt akan, öyle cariyelerin ve hurilerin dolaştığı, ne de şarap akan ırmakların izine dahi raslayamadıklarını ve kalenin zaten bütün bunları içerisine alabilecek büyüklükte olmadığını dile getirmektedir.[3]

Faik Bulut, Marco Polo'nun yazdıklarının İtalya'da hapishanedeyken gemicilerden işittiği efsanelerden ibaret olduğunu vurgulamaktadır.[4]

Bu görüşü destekler şekilde Orta Çağ İslam Tarihi konusunda Dünya'nın önemli üniversitelerinde görev yapan uzman tarihçiler erken dönemlerde ortaya çıkan, geniş bir alana yayılmış olan ve bazı tarihi roman yazarlarının eserlerini süsleyen bu sıra dışı cennet bahçeleri hikâyesinin neredeyse tamamen gerçek dışı olduğunu belirtmektedir. Çünkü tarikatın faaliyet gösterdiği dönemde yaşamış olan hem İsmaili hem de Sünni tarihçilerin (Alâeddin Atâ Melik Cüveynî, Reşidüddin gibi) eserlerinde böyle bir söyleme rastlanmamaktadır. Ayrıca Haşhaşi ismi tarihi belgelerde sadece Suriye İsmailileri'ni nitelemek amacıyla kullanılan yerel bir addır. İran İsmailileri için hiçbir belgede bu isim kullanılmamaktadır. Tarihçilere göre bu isim tarikat üyelerinin eylemlerine bir açıklama getirme çabası yerine alaycı bir yaklaşımla onların garip inanışlarını ve abartılı tavırlarını küçümsemeye yönelik bir ifadedir. Bunun yanında "dağın şeyhi" tabiri de Suriye'ye özgüdür. İran İsmailileri'nin lideri için tarihi belgelerde böyle bir isimlendirmeye rastlanmamaktadır.[5]

İnanç ve ideolojik yapı

Ana maddeler: İsmaililik, Yeni Platonculuk, Ezoterizm ve Yedicilik

İslam'daki ilk kırılma peygamber Muhammed'in vefatından sonra gerçekleşmiştir. Muhammed'den sonra dinî ve siyasî liderin kim olacağı hakkındaki tartışmalar ve gerilimler Şiilik ve Sünni mezheplerini ortaya çıkarmıştır. Başlarda Sünnilik, Arap aristokrasisi temelli iktidarın, Şiilik ise Arap olmayan muhalif Müslüman kesimin temsilcisi olmuştur. Şiilik, Arap olmayan milletlerin eski dinlerinden daha çok etkilenmiştir. Şii mezhebi 765 yılında altıncı imam Cafer es-Sadık'ın ölümü sonrası yeni imamın belirlenmesinde iki kola ayrılmıştır. Ana akım Şii gruplar Cafer'in küçük oğlu Musa Kazım'ı yedinci imam olarak tanımışlardır. Bu grup günümüzün On İki İmamcılık koludur. Uç gruplar ise Câʿfer-i Sâdık'in büyük oğlu İsmâil bin Câ'fer el-Mûbarek'i yedinci imam olarak tanımış ve İsmâililer olarak adlandırılmışlardır. İsmaililik, Yeni Platonculuk felsefeden etkilenen, ezoterik bir mezheptir. Öğreti açısından İslam'daki en zengin, sistematik ve felsefî mezhep olarak görülür.

Tarikat, İsmaililik mezhebini temel alan Fatımi Devleti'nde dinsel bir hizipleşme sonucu ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan iki koldan biri olan Nizariliğin temsilcisi olan Haşhaşiler önce İran sonra da Suriye'ye yayılmıştır. Kuşatılması ve ele geçirilmesi güç kaleler temelinde örgütlenmiş olan Haşhaşiler önemli kişilere yönelik suikastlere dayanan etkili bir askerî strateji geliştirerek Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli ve farklı bir güç olarak ortaya çıkmıştır. Haşhaşiler ideolojik açıdan dönemin Sünni siyasî ve dinî çevrelerini, özellikle de Abbasi Devleti ve onun koruyucusu olan Büyük Selçuklu Devleti'ni düşman kabul etmiştir. Bununla birlikte Haşhaşiler'in Haçlı devletlerini ve Moğol İmparatorluğu'nu hedef alan bazı saldırıları da olmuştur.[6]

İsmaililer ilk büyük başarılarını Fatımiler adlı Kuzey Afrika, Sicilya, Hicaz, Mısır'ı kontrol altında tutan bir devlet kurarak kazanmışlardır. Burada Kahire adlı yeni bir şehir kuran İsmaililer El-Ezher Medresesi'ni kurup burayı dinî öğretilerinin ve misyonerlik faaliyetlerinin merkezi haline getirmişlerdir. Fatımiler'in Sekizinci halifesi Mûstensir'in ölümünden sonra Fâtımîler Hâlifeliği'nin veziri ve Mûstensir'in küçük oğlu Ahmed el-Mustâ‘lî'nin eniştesi olan El-Efdâl Şehinşâh, doğal olarak halife olması gereken Mûstensir'in büyük oğlu Nizâr el-Mustafâ'nın yerine küçük oğul Mustâ‘lî'yi "Dokuzuncu Fâtımî Hâlifesi" olarak ilân edince İsmâililer iki ayrı kola ayrılmış oldular. Fatımileriyöneten askeri diktatörlük halifenin küçük oğlu Mustali'yi, Doğu İsmailileri ve Fatımiler'deki dinî hiyerarşi ise halifenin büyük oğlu Nizar'ı halife olarak tanımışlardır.

Onuncu Fâtımî Hâlifesi El-Âmir bi'Ahkâmi’l-Lâh'ın "Haşhaşiler" tarafından katledilmesinden sonra Mustalilik kolu İkinci bir bölünme hadisesi daha yaşamıştır. El-Âmir'in yerine hâlife olan kuzeni Onbirinci Fâtımî Hâlifesi El-Hâfız li-Dîn-Allâh'ın hâlifeliğini tanımayarak El-Âmir bi'Ahkâmi’l-Lâh'ın yeni doğmuş oğlu Et-Tâyyîb Ebû’l-Kâsım'ın hâlife olması gerektiğini savunanlar ise Tâyyîb’îyye kolunu oluşturarak Davudî İsmailîlik'ten türeyen ve Bohralar adı verilen tasavvufî-yollar halinde günümüze kadar gelebilmişlerdir. Fâtımîler Hâlifeliği'nin resmî mezhebi ise önce Hâfızîliğe dönüşmüş, daha sonra da Fâtımî Devleti'nin Selahaddin Eyyubi tarafından yıkılması neticesinde ortadan kalkmıştır.

Nizarilik kolu ise Haşhaşiler'in koruması altında bugün IV. Ağa Han tarafından temsil edilmekte olan hanedanlarını günümüze kadar devam ettirmeyi başarmışlardır.[7][8]

Tarihçe

Haşhaşiler'in karargahı Elemût Kalesi'nin Moğollar tarafından kuşatmasını gösteren bir minyatür.

Haşhaşiler'in tarihi Elemût Kalesi'nin alınmasıyla başlar. Hasan Sabbah uzun süren misyonerlik ve insan kazanma faaliyetleri sırasında Selçuklularla mücadele etmek için rahat edebileceği ulaşılmaz bir yer aramış, Deylem'de yaptığı faaliyetler sırasında Alamut Kalesi'nde karar kılmıştır. Büyük ve yüksek bir kayalık tepe üzerine inşa edilmiş olan bu kaleye sadece dar bir patikadan ulaşılmaktaydı.

Hasan Sabbah buraya vardığında kale onu Selçuklu sultanından almış olan Zeydî-Alevîler Hanedanlığı soyundan gelen Alevi Mehdiadındaki bir hükümdarın elindeydi.[9]:23 Önce bölgeye dâîlerini yollayan Hasan, bölge halkını ve Alamut'ta yaşayanları kendi tarafına çekmiştir. Hasan Sabbah bu olayları şöyle anlatmaktadır:

“Ve sonra Kazvin'den Alamut Kalesi'ne bir dâî gönderdim. Alamut insanlarından bazıları dâînin telkinlerine uyup mezhep değiştirdiler ve Alevileri de buna teşvik ettiler. Dâî yenilgiye uğramış gibi göründü ancak bir yolunu bulup dönmelerin tümünü kale dışına çıkardı ve bütün kapıları kapatarak kalenin sultanın malı olduğunu ilan etti. Uzun münakaşalardan sonra onları yeniden içeri aldı ve insanlar da daha kötüsüyle karşılaşmamak için onun himayesi altına girdiler.[5]”

Bundan sonra 4 Eylül 1090 günü gizlice kaleye alınmış, kalenin önceki sahibi elinden bir şey gelmediği için kaleyi terk etmiştir. İranlı tarihçilere göre Hasan Sabbah, Mehdi'ye üç bin altın dinar değerinde bir senet vermiştir. Böylece Hasan Sabbah ve Haşhaşiler örgütlerini resmen kurmuş ve faaliyetlerine başlamışlardır.[5]

Haşhaşiler, Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli rol oynamışlardır. Büyük Selçuklu Devleti'nin en parlak döneminde düşüşe geçmesine ve Sencer, Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasındaki taht kavgalarına önemli etkide bulunmuşlardır. Bu süreçte bazı Selçuklu sultanlarıyla müttefik olan Haşhaşiler çoğuyla da mücadele içinde olmuşlardır. Selçukluların dağılmasından sonra da etkisini sürdüren İran Haşhaşileri Moğolların İran'ı ve Bağdat'ı ele geçirmesine kadar ayakta kalmış, sonrasında ise son liderleri Rükneddin Hür Şah'ın Hülagü'nün isteklerine uymasıyla 1256 yılında Alamut Kalesi, 1258 yılında Lemeser Kalesi ve 1270 yılında Girduh Kalesi boşaltılmış, Moğollar başta Alamut Kalesi olmak üzere tüm kaleleri yakıp yıkmışlardır. Suriye Haşhaşileri Haçlı Seferleri sırasında siyasal olaylarda önemli bir rol oynamışlardır. Raşidüddin Sinan el-İsmaili döneminde siyasal ve öğretisel olarak en parlak dönemlerini yaşamışlardır. 1273 yılında ise kalelerini Baybars'a teslim etmişlerdir.[5]

Haşhaşiler'in örgütlenmesi ve askerî taktikleri

Hasan Sabbah'ın kurduğu tarikat sıkı bir hiyerarşi ve katı kurallara dayanmaktadır. Tarikat kendi örgütlenmesini "davet" olarak adlandırmıştır. Tarikatın temsilcileri "davetçiler" anlamındaki dâîlerdir. Dâîlerin en alt kademesinde "davete cevap veren" anlamına gelen "müstecip"ler, en üst kademede ise "delil" manasına gelen "hücce" yani baş dâî yer almaktadır. "Cezire", dâînin faaliyet gösterdiği bölgedir. İsmaililer de diğer mezhepler gibi dinî liderlerine şeyh, pir, ata gibi unvanlarla hitap eder. Tarikat mensuplarının birbirleri için kullandıkları terim ise "yoldaş" anlamına gelen "refik"tir. Sıklıkla fedai olarak bilinen suikastçılar ise tarikat tarafından esasiyun olarak adlandırılmıştır.

Haşhaşiler tarihte kendilerinden önce pek görülmemiş olan bir askerî taktik geliştirdiler. Özel olarak tek bir önemli kişiyi öldürmeyi temel askerî taktik olarak kullanan Haşhaşiler, suikastı da kendilerince dinî ve psikolojik bir şekilde uygulamışlardır. Haşhaşilerce yapılan suikastların hiçbirinde ok, zehir gibi silahlar kullanılmamıştır. Neredeyse tüm suikastlarda hançer kullanılmıştır. Diğer önemli husus ise suikastı gerçekleştiren Haşhaşi'nin kaçmaya çalışmaması ve öldürülen kişinin korumaları veya halk tarafından linç edilmesidir. Uzmanlar bunu Haşhaşiler'in eylemlerine ayinsel bir hava katmak ve insanları korkutma, etkileme amacıyla bu şekilde yaptığını düşünmektedir. Haşhaşiler'in bu eylem biçimi Batılılar tarafından günümüzün Müslüman intihar eylemcileri ile ilişkilendirilmiştir. Ancak Orta Çağ İslam tarihi uzmanı Bernard Lewis'e göre Haşhaşiler'in kendilerini öldürmeyip korumalar tarafından öldürülmeyi beklemesinin günümüzün intihar bombacılarının kendilerini öldürmesinden kesin biçimde ayrıldığını, İslam dinine göre ikincisinin günah sayıldığını belirtmektedir.[5] Hurûfilik, Batınilik ve Ezoterizm üzerinde uzmanlaşmış Aytunç Altındal'a göre ise Tapınak Şövalyeleri ile Haşhaşiler arasında kendilerine has ezoterik ve batıni itikatların paylaşımında pek çok ortak husus mevcuttu.[10]

Haşhaşiler'in Liderleri

  • Hasan Sabbah (4 Eylül 1090 - 23 Mayıs 1124)

  • Kiya Buzrug Ummid (23 Mayıs 1124 - 9 Şubat 1138)

  • Muhammed bin Kiya Buzrug Ummid (1138 - 1162)

  • II. Hasan (1162 - 9 Ocak 1166)

  • II. Muhammed (1166 - 1210)

  • III. Hasan (1210 - 1221)

  • III. Muhammed (1221 - 1255)

  • Rükneddin Hür Şah (1255 - 1257)

  • El Hakim el Müneccim (? - 1103)

  • Ebu Tahir es-Saiğ (1103 - ?)

  • Behram (? - ?)

  • İsmail (? - 1136)

  • I. Muhammed (1136 - 1157)

  • I. Hasan (1157-1162)

  • Raşidüddin Sinan el-İsmaili (1162 - 1192/93]

  • Nasır, Mecdüddin, Taceddin, Necmeddin, Sarimüddin Mübarek ve Şemseddin (1273'e kadar).[5]

Haşhaşiler'in önemli suikastları

Büyük Selçuklu Devleti Veziri Nizamülmülk'e bir Haşhaşi tarafından düzenlenen suikastı resmeden bir 14. yüzyıl minyatürü.

  • Büyük Selçuklu Devleti Veziri Nizamülmülk (16 Ekim 1092)

  • İsfahan kadısı Ubeydullah el-Hatib (1108-1109)

  • Kerramiyye mezhebi lideri Muhammed bin Kerrâm (1101-1103)

  • Ahmed bin Nizamülmülk'e suikast girişimi

  • Kürt emir Ahmedil

  • Fatımi orduları başkomutanı El-Efdâl Şehinşâh (1121)

  • Büyük Selçuklu Devleti veziri Muineddin Kaşi (16 Mart 1127)

  • Abbasi Halifesi Mustarşid (1134)

  • Abbasi halifesi Râşid (6 Temmuz 1138)

  • Irak Selçuklu Devleti hükümdarı Davud

  • Humus hükümdarı Cenah-üd Devle (1 Mayıs 1103)

  • Fatımi Halifesi Amir (1130)

  • Trablus Kontu II. Raymond (1140)

  • Selahaddin Eyyubi'ye iki suikast girişimi (1174 ve 22 Mayıs 1176)

  • Kudüs Krallığı hükümdarı Montferratlı Conrad (28 Nisan 1192)

  • Halep hükümdarının veziri Şehabeddin ibn-ül Acemi

  • Antakyalı IV. Boemondon'un oğlu Raymond-Ruben (1213)[5]

#HasanSabbah #haşhaşiler

91 görüntüleme

2016 © 2020 by "Emir Faruk Uzunpınar". Kişisel Blog ve Haber Sitesi

    Like what you read? Donate now and help me provide fresh news and analysis for my readers   

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now