Ara
  • Emir-Faruk

İLK ŞEHİDİMİZ RUHİ KILIÇKIRAN


Hayatı

Kılıçkıran, 1946 yılında Osmaniye'nin Rızaiye Mahallesi'nde dünyaya geldi ve çocuk yaşta babası Ömer Kılıçkıran'ı kaybetti, annesi Münire Kılıçkıran tarafından yetiştirildi.

İlk ve orta eğitimini Osmaniye'de tamamladıktan sonra 1966 yılında Ankara Üniversitesiİlahiyat Fakültesi'ne kaydoldu.

5 Ocak 1968'de iftar yemeği ardından Site Yurdu Kantini'nde karşıt görüşlü bir grup ile çıkan tartışma sonrasında vurularak hayatını kaybetti. Türkiye'de sol-sağ çatışmalarında öldürülen ilk ülkücüdür.

5 Ocak 1968’de şehit oldu.

Cumhuriyet tarihimizde dillere destan olmuş ve istikbalde daima şerefle yâd edileceğine inandığımız bir misyon olan “Ülkücü Hareket” in Türk-İslâm davası uğruna verdiği ilk şehit Ruhi Kılıçkıran'dır. 5 Ocak 1968, Ülkücü hareket Var olduğu sürece akıllardan çıkmayacak bir kara gündür. Tipi, boran Ankara'nın üzerinde eserken bir can toprağa düşürülüyordu. Şehidimiz. Sana şiir yazamam ben, Çünkü sen baştanbaşa şiirsin. Sana destan düzemem ben, Çünkü sen destandan da büyüksün. Sana gözyaşı dökemem ben, Çünkü sen bir denizsin. Sana ağıt yakamam ben, Çünkü sen benden önce yanmışsın Sen kutlu şehit, senin için... Yalnız bir "Fatiha" okuyabilirim ancak. Osmaniye den kalkıp Ankara'nın o boğucu insan kalabalığında kendini bulmuştu. İlk günleri zor geçti Ruhi'nin çünkü insan yığını şehre ayak basmıştı. Ankara ne kadar büyük olursa olsun bu Anadolu yiğidine dar geliyordu. Ruhi Ankara Garı'na inip de şöyle bir Ulusa doğru giden caddeye göz gezdirdiğinde Kurtuluş Savaşı'nın o zorlu dönemlerini gözlerinde canlandırıyor ve eski Büyük Millet Meclisi'ne doğru yol alıyordu... Şahadetinden sonra arkadaşlarının sakladığı mektuplarda "gardaş Ankara çok boğucu geliyor, ilk olarak Anafartalar Caddesini gezdim, eski zor dönemleri âdeta yaşadım" diyordu. 1946 yılında Osmaniye'nin Rızaiye mahallesi'nde dünyaya gelen Ruhi KILIÇKIRAN, çocuk yaşta babası Ömer efendiyi kaybetti ve annesi Münire hanım tarafından yetiştirildi. İlk ve orta tahsilini Osmaniye'de tamamladıktan sonra 1966 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne kaydoldu. Okulda ve kaldığı Site Talebe Yurdu'nda kendisini sevdirdi ve saydırdı. Çok büyük bir ikna kabiliyetine sahip olan ve davranışlarıyla çevresine örnek olan Ruhi KILIÇKIRAN; bir ruh disiplini ve mücadelede dürüstlük kaynağı olarak kabul ettiği sporun birçok dallarında başarı göstermişti. 5 Ocak 1968 günü, iftardan sonra Site Yurdu kantinine gelerek kasıtlı bir tartışma çıkaran hain eller tarafından kurşunlanarak şehit edildi. Türk-İslâm davası için verilen ilk ülkücü şehidimiz olan Ruhi KILIÇKIRAN 'ın naaşı Osmaniye'ye getirildi ve anlamlı bir törenle toprağa verildi. Çok küçük yaşlarda babasını kaybeden şehidimiz, ağabeyi Hüseyin'le beraber hayat kavgasına başlıyordu. Henüz ilkokulda iken tatillerde simit satarak ailesine katkıda bulunmaya çalışıyordu. Ortaokul ve lise dönemlerinde de bu böyle oluyordu. Soğuk, sıcak, uykusuzluk demeden, gece gündüz anasına ve ailesine yardımcı olma mücadelesi veriyordu. Lisede iken katıldığı bir müsamerede öğretmeni şiir okuması için Ruhi'ye görev veriyordu. Ruhi mahcup, Ruhi sıkıntılıydı, çünkü müsamere için giyeceği bir ceketi o gün için ödünç alıyordu. Şiir okurken onun mahcubiyetini yaşıyordu ama onun maddî yoksulluğunca büyüyen ve doruğa ulaşan bir manevi enginliği vardı. Hakka hizmet yolunda haksızlıklarla mücadeleyi o dönemlerde yüreğine emziriyordu. İlahiyat Fakültesi'ni kazanıp Ankara'ya gittiğinde geride gözü yaşlı bir aile bırakıyordu. Ankara'da okuluna kayıt yaptırdıktan sonra Site Öğrenci Yurdu'na yerleşti. Fakir bir ailenin çocuğu idi. Maddî yönden büyük sıkıntılar yaşıyordu... Abisi Hüseyin harçlık gönderiyordu. Ama ailenin geçimi de onun üzerinde olduğu için gerekli şekilde yardımcı olamıyordu. Bundan dolayı, Ruhi abisine ihtiyacının olduğu dönemlerde bile yardımcı olması için talepte bulunmuyordu. İşte bu dönemlerde şehidimiz sanki açlık orucuna giriyordu, ama yine de bu sıkıntısını ailesine belli etmemeye çalışıyor ve yazdığı mektuplarda daima iyi olduğunu ifade ediyordu. Öyle zor anlar yaşıyordu ki yol parasından iktisat edebilmek için, dini bayramları bile anacığından ve ailesinden ayrı yaşamak zorunda kalıyordu. 1967 yılının Kurban Bayramı'nda gönderdiği fotoğrafın arkasına şöyle bir not düşüyordu: "bensiz geçen Kurban Bayramınızı kutlar ellerinizden saygıyla öperim..." Şehidimizin bu bayram günü ile ilgili hatıralarını yazdığı not defterine Arif Nihat Asya'nın şu beytini düşüyordu: "Bayram dedi; ben mutluların bayramıyım! Toplum dedi; mutsuz kişiler toplamıyım..." aynı not defterinin bir başka sayfasında bu büyük mutsuzluğu şöyle izah edecekti. Defterin üzerine bir şema çiziyor, çizgilerde iyice koyu bir şekil var şema şöyle: "Milliyetçilik" diyor ve oklarla umdeleri işaret ediyor birinci okun karşısında kocaman bir "ana hakkı" yazılı. Demek ki mutsuzluğu, milliyetçilik anlayışının en önemli umdesi olan "ana" ile ilgiliydi. Şemada yer alan oklardan ikisinin karşısında yazılı olan "din" ve "vatandaşlık" umdelerine bağlılığıysa ona şahadetini hazırlıyordu... Bir iftar sonrası Site Yurdu kantini ve mukaddes değerlere açıkça saldırı yapan bir topluluk. Ruhi yemeğini bitiriyor ve iftarını açmanın manevi hazzı ile duasını ediyor, ama kantinde bulunan hain zihniyetli güruh sözlü ithamlarına devam ediyor. Bunun üzerine Ruhi yanına boş bir sandalye çekerek, Türk insanının mukaddes bildiği değerleri tahkir ve tezyif etmemelerini söyleyerek, onları bu konuda oturup konuşmaya davet ediyor. Bu davetin karşılığı olarak hain gurubun elebaşısı, Allah (c.c) ve dini kastederek "olmayan şeylerin tartışmasını mı yapacağız" diyor ve kutsal değerlere küfrünü daha da artırıyor. Ruhi küfrü geri alması uyarısında bulunuyor. Ama o küstah hakaretlerini daha da artırıyor. Bunun üzerine Ruhi'nin yumruğu ile yere yıkılıyor. İşte bu andan itibaren, ihanet sürüsü hep birden Ruhi'nin üzerine saldırıyorlar. Bir tabancadan çıkan ölümün sesine, "Yandım Allah!" sesi katılıyor. Kantin duvarında yankılanıyordu. Bu ses dalga, dalga Anadolu'yu sarıyordu. Allah (c.c) sevdalısı bir çeri Allahsızlarca kurşunlanıyordu. Önce sıkılı yumrukları gevşedi Ruhi'nin, başı o anlık bir sadelikle ve mazlumca hoşlukla hafifçe döndü, geriye doğru yaslanıp gözünü yumdu. Ebemkuşağı renklerinin, birbirleriyle genişleme savaşındaymış gibi ipil ipildi. Mavi, yeşil, sarı ve sonra kırmızıda soluverdi bütün renkler, koynundan çıkardığı ellerindeydi gözleri. Kıpkırmızı kan... Bir ılıklık yayıldı can vücuda. Osmaniye, anacığımın duası; bir de Çataloluk'tan su içebilseydim diye geçirdi içinden, soğuk soğuk terlediğini hissetti, kırılmış sandalyelerin üzerine yığıldığını fark edemedi bile... Başında beyaz takkesi, sırtında cübbesi, yüreğinde ülküsü, Osmaniye Ulu Camii'nin minberinde adım adım yükseliyordu. Oy Ruhi... Vay can oğul... Nedendir, nasıldır, niçin? Sorularıyla oyuluyor beynimiz ilk can, ilk kandın, toprağa düşen ilk fidandın... Oldu mu be kader oldu mu şimdi? Ölümlerin en güzeline talip olduk ama çok erken aldın Ruhimizi, çok çabuk yaktın yüreğimizi, şimdi acı bir poyraz uğuldar kulaklarımızda, sancılı, yanık, ezik, türküler dinleriz... Ne onun hatıraları, ne de doğan yeni bir gün doyurur gönlümüzü. Bir kahpelik kurşun çekirdeğinde, onu kaybedeceğimizi düşünemezdik. Kim derdi ki bu koca yüreğin, umutla çıktığı Osmaniye'den, cansız bir beden olarak geri Osmaniye’ye döneceğini... Yurdumuzun semalarında ezanlar okunan da gönderdik onu... Gözlerimizdeki yaş gidişine değildi, döktüğümüz damlalar onun şahadetine bizim ulaşamayacak olmamızaydı. Gün ola harman ola be yiğidim!.. Gün ola harman ola... Açıp ta o mübarek ellerini bizi yanına aldığın gün sancılarımız, kederlerimiz bitecektir. Gün ola harman ola be yiğidim... Derdime derman ola... Kılıçkıran ilk şehidimiz, Ergenekon’dan çıkışımızın ilk şahididir. Ancak onun şahadetiyle başlayan, ülkücü şehitler zinciri devam edecekti... Şunu yine tekrarlıyoruz; Türk kendine geldiği gün, işte o kahpe eller kendilerine yer ve yurt bulamamanın gerçeğini yaşayacaklardır... Bu şahadet aynı zamanda kızıl emperyalizmin kalesi, milletler hapishanesi kızıl Rus imparatorluğunun yıkılışının da müjdecisi olacaktır. Kızıl Çarların genişleme süreci Ülkücü Hareketin şanlı direnişiyle son bulmuş, ateşe atılan her ülkü deviyle dünya biraz daha huzur bulmuştur. Bu süreç esir Türklerin Azatlığına kadar devam etmiştir. Türk titreyipte kendine dönene kadar da ülkücü hareketin şanlı mücadelesi bitmeyecektir Şehidimize Allah'tan rahmet diliyor, şimdi şehidimizin ardından söylenen arkadaşlarının görüşlerine yer veriyoruz “İLK FAKAT SON DEĞİL Bir olmak veya olmamak mücadelesinin arifesindedir Türkiye... Çok olaylara gebedir. Neden mi olacak bütün bunlar? Cevap gayet basittir. Artık Türkiye'nin Müslüman-Türklere ait olduğunun ispatlanması lâzım. Hem de bu ispatlama fikir yönünde olduğu kadar gerekirse acı kuvvetle de olacaktır... Biz fikir yoluyla olmasını isterdik, haklı davamızın fikren ispatı çok kolaydı. Ne yazık ki olaylar hiç de düşündüğümüz gibi tezahür etmedi. Şimdi karşımızda taş gibi acı vakıalar var, gerçekler var. Fikren mücadelemizin semere vermeyeceğini en güzel şekilde ispatladılar. Mana yönünden fethi henüz tamamlanmamış olan Anadolu'nun elli yıldan bu yana ilk şehidi. Belki de ruh âleminin çöküntüsü tamamlanmak üzere olan Müslümanlara bir işaret, bir haberci, belki de bir ikaz durumundadır. Ama ne dereceye kadar kıssalardan hisse alacak ve ne dereceye kadar olmak yolunda ölen şehidimizin ruhunu şad edeceğiz... Bu şad ediş ne şekilde olur? Ruhlardaki infial nasıl hareket hâlini alır? Bütün bunların cevabını daha sonra vereceğiz. Şimdi olayın sadece görünüşünü inceleyecek, görünmeyen yönlerine sonra tekrar döneceğiz. Hadise bütün Müslümanların üzerine rahmet yağan bir ramazan gecesi olmuştur. Herkes insan olmak yönünden kendi nefis muhasebesini bizzat yapar o günlerde. İman cephesi; bir zincirin halkaları misali ayrılmaz olur, birlik ve beraberlik son haddini bulur. Tekleşen gönüller, ifadelerini, bükülen boyunlar ve açılan ellerde bulur. Gözler pınarlar misalidir. Yağmurlar yağar bu pınarlardan... O yağmurlar ki; inananların gözyaşları ve Hakk'ın rahmetidir, daima... İşte böyle bir gün. Vakit akşamdır. Yani iftar vakti. Akşama kadar İslâm'ın her emrinde bulunan hikmetin yüzlere verdiği İlâhî bir nurla nurlanmış yüzlerin gönül gönüle, kalp kalbe vererek iftar yapışları... Sonra tanıştıklarıyla Lisanı gali ile, tanışmadıkları ile lisanı hâl ile sohbet... Yemeği müteakip namaz ve çay içmek için kantine geliş... Olay bu anda içeri giren bir şair bozuntusu ile başlar. Hani malûmunuzdur, şu son devirlerde çıkan ve dine, imana söverek meşhur olanlardan. Girer girmez sövgüsüne başlar. Tabiîdir ki Allah'a inananlar böyle aziz bir günde buna tahammül edemezler. Sanatını başka yerde icra etmesini söylerler. Hatta mükerreren rica ederler. Adam gitmek isterse de malûm zihniyetin uşağı olan Bay Zülküf, mani olur. Münakaşa uzamış, olay artık bir çatışma hâlini almıştır. Hadisenin yatışması için Yurt Talebe Başkanı, Yalçın Serinsöz araya girer. Bu da sonuç vermez. Ruhi'nin olaya karışması bundan sonra başlar. O, halk şairi(!) ile konuşurken Zülküf, Ruhi'ye saldırır. Artık tren raydan çıkmıştır. Ruhi mukabele eder. Birkaç kişi saldırdığı halde hepsini savmıştır başından. Bu sırada yere düşmüş olan Zülküf, tabancasını iki defa ateşler. Bunu kardeşinin namluyu Ruhi'nin sırtına dayayarak sıktığı kurşun takip eder. Artık yere yuvarlanmış ve öldürücü yara açılmıştır. Hemen hastaneye kaldırılmasına ve her türIü ihtimama rağmen kaderin tecellisine uyarak, 4 Ocak 1968 akşamı saat 20.00 sularında Hakk'ın rahmetine kavuşur. Görünüş itibariyle cinayetle sonuçlanan bir olay ve her gün rastlanan zabıta vaka’larından biri olmaktan öteye gitmeyen bu hadise acaba bu kadar basit bir düşünce ve yorumla bizi gerçeğe götürür ve hakikati buldurabilir mi?... İşte bu suale her aklı selim sahibinin vereceği cevap: Hayırdır. Bu hayır ifadesinin manasına nüfuz edebilmek için olayların öncesine bir göz atmak gerekir. Şöyle ki geçen sene Site Yurdu Başkanlığını Zülküf Şahin yapmıştır. Bu seneki seçimlerde yurt idareciliğini ve başkanlığını imanlı gençler ele geçirmişlerdir. Seçimler arifesinde en geniş faaliyette bulunanlardan biri de Ruhi'dir. Zülküf, başkanlığı sırasında yurdun lokantasına ve kantine akrabalarını ve üvey kardeşini yerleştirmiştir. Ruhi'yi vuran Zülküf'ün üvey kardeşidir. Kavgayı başlayan ise Zülküf. Gelen şair bozuntusu. Allah'a ve dine küfrettiğine, Zülküf'le özel olarak tanıştığına göre bu bir tertiptir. Tertiptir ve bu tertibi malûm zihniyetler yapmıştır. Malûm zihniyetler diyorum çünkü Zülküf, T.İ.P. (Türkiye İşçi Partisi) Gençlik Kolları başkanlığını uzun zamandan beri yapmaktadır. Aynı zamanda yurtta bu fikirlerinden dolayı tanınan ve nefret edilen bir kişidir. Bundan önce de fikirlerinden dolayı kavgaya girişmiş ve linç edilmekten kurtulmuştur. Tertiptir çünkü; sekiz seneden beri Hukuk Fakültesi'nde talebe olan Zülküf, tabanca taşımanın suçunu çok iyi bilmektedir. Silah taşımak ve bile bile suç işlemekse bir kastı icap ettirir. O hâlde bu yine bir tertiptir. Neyse... Bu babda söylenecek söz çok ama biz bu kadarla iktifa ediyoruz. Olayın bir diğer yönü daha vardır. O da Komünistlerin artık Müslümanlara karşı fiili harekâta başlamalarıdır. Aslında yapmak istedikleri şeyi şimdilik kaydı ile bir kişi üzerinde tatbik etmektedirler. Oysa bu bir kişi; sen, ben veya bir başkası olabilirdi. Herhangi bir Müslüman... O takdirde onlar yine yapmak istediklerini yapmış olacaklardı. Zira öldürecekleri herhangi bir Müslüman-Türk'ün şahsında bütün Müslümanlara yönelttikleri silâhı ve gıcırdattıkları sırtlan dişlerini görmemek mümkün değildir. Bu cennet yurdu kızıl bir peyk ve bu peykin yarınki köpekleri olmak sevdasından gözü dönen bu köpeklerin artık son bir derse ihtiyaçları vardır. Zira bunlar zemzem kuyusuna siğerek meşhur olmak isteyen kuduz köpeklerdir. Artık zaman gelmiştir. Hukuk devleti içinde aleni cinayet işleyenlerin cezasını elbette sadece mahkemeler değil; Müslüman-Türklerin vicdanları ve aksiyonları da verecektir. Zira bu mecburiyettir. Böyle yapılmazsa: ilk kurşunu takip edecek birçok kurşunlar ve ilk şehidi takip edecek birçok şehitler olacaktır. Bu kurşun ilktir fakat son değil. Şehidimize Allah'tan rahmet, bütün gönüldaşlarına ve ailesine baş sağlığı dileriz.” Sıtkı KESKİN (Üniversite ve Köy Dergisi Ocak - 1968) “Ağabeyim Ruhi'nin şehit düştüğü gün rüyamda Belen geçidini aşıp gelen binlerce insanın omuzlarında Albayraklı tabutu görmüştüm. Düşümde bura neresi diye sorduğumda, Belen geçidi olduğunu bu geçitten sonra Cennet'e ulaşıldığı belirtildi. Ben o güne kadar Belen geçidini hiç görmemiştim. Rüyamı rahmetli anama anlatınca "İnşallah hayırlısı olur yavrum" demişti ve o günün ertesinde ağabeyimin şahadetinin haberi gelmişti. Sonraki yıllarda o Belen geçidini rahmetli Mustafa Ekerin cenazesine giderken gördüm. Osmaniye de görev yapan kıymetli bir ağabeyimizin memleketiydi Reyhanlı, olayı duyunca bizde gitmek istemiştik, o gün rüyamda gördüğüm Belen geçidi gözlerimin önündeydi, tıpkı rüyamdaki gibi bütün çevrede bulunan ülkücüler şehit kardeşimize dokunabilmek için Reyhanlı'nın yoluna koyulmuşlardı..." Ülkücü hareketin ilk şehidi Ruhi Kılıçkıran'ın bacısı Dursen KIRANER “İlk Şehidin Ardından Okulda bilhassa sınıfında kendisini sevenleri çoktu, muhiti genişti. Kafeteryada tek masaya sığamazdı. Merhumun arkadaşları masasına bir masa, bir masa daha ilâve ediverirlerdi. Mütebbessim çehresi, efendi hali, ciddiyeti velhasıl kibar ve nazik hareketleriyle Kılıçkıran çok dost kazanmıştır.” A.ü. İlahiyat Fakültesi Köycülük Derneği Başkanı Ömer ALBAY “Ruhi Kılıçkıran, bütün hocaları, kız ve erkek arkadaşları tarafından çok sevilen, sayılan, huyları beğenilen mert tabiatlı. Yiğit bir Türk genci, kıymetli bir öğrencimizdi.” Prof. Dr. Neşet ÇAĞATAY Ey kardeşim; gözün arkada kalmasın. Senden akan mübarek kanın düştüğü topraktan, daha nice Ruhiler filiz verecek ve yolunda yürüyeceklerdir.” Doç. Dr. Halit Ziya ÜNLÜSOY “... Senin Osmaniyeli kardeşin, senin mukaddesatının genç bekçisi ve mukaddesatının sağlam teminatından biri olan Ruhi Kılıçkıran, namertçe öldürüldü. İlâhiyat Fakültesi öğrencisiydi. Dopdoluydu, yepyeniydi, dipdiriydi. ... Sendendi, sana lâyıktı... Ayhan Şükrü AKSU ŞEHİTTE ANNE SEVGİSİ Çok küçük yaşlarda babasını kaybeden Ruhi Kılıçkıran, ağabeyi Hüseyin'le beraber hayat kavgasına başladılar. Orta tahsili boyunca soğuk, sıcak, uykusuzluk demeden simit satarak ailesine yardımcı olmaya çalıştı. Lisede iken katıldığımız bir 19 Mayıs Bayramı'nı düşünüyorum. Rahmetliyi, bir arkadaşından ödünç aldığı elbise içinde, kürsüde şiir okurken duyduğu mahcubiyet içinde yaşar gibiyim. Okul adına şiiri sen okuyacaksın demişlerdi hem de elbise ile. Ama onun maddi yoksulluğunca büyüyen ve doruğa ulaşan bir manevi zenginliği vardı. Hak'ka hizmet yolunda haksızlıkla mücadeleye o yaşlarda başladı. İlahiyat Fakültesi'ni kazanıp Ankara'ya gitti ve Site Yurduna yerleşti. Artık ailesini zorla geçindirmekte olan ağabeyi de kendisine para göndermek durumunda idi. Bu durumda Ruhi için açlık orucu başlamış oluyordu. Onları daha fazla üzmemek için durumunun çok iyi olduğunu, para göndermemelerini anlatan mektuplar yazıyordu. Yol parasından iktisat edebilmek için dini bayramları bile anacığından, ağabeyinden, yeğenlerinden ve Osmaniye'sinden ayrı geçirmek zorunda kalıyordu. İşte 1967 yılının Kurban Bayramı'nda gönderdiği fotoğrafın arkasına yazdıkları; “Bensiz geçen Kurban Bayramınızı kutlar, ellerinizden saygıyla öperim. R. K.” Bu bayram günü için hatıralarını yazdığı not defterinde Arif Nihat Asya'nın şu beyti bulunuyordu. “Bayram dedi; ben mutluların bayramıyım! Toplum dedi; mutsuz kişiler toplamıyım.” Aynı not defterinin bir başka sahifesinde bu büyük mutsuzluğu, söyle izah etmek mümkün oluyordu. Bu sahifede yer alan ve çizgileri iyice koyulaştırılmış şema şöyle; “MİLLİYETÇİLİK” diyor ve oklarla umdeleri işaret ediyor. Birinci okun karşısında kocaman bir “ANA HAKKI” yazılı. Demek ki mutsuzluğu, milliyetçilik anlayışının en önemli umdesi olan ”ANAYLA” ilgiliydi. Şemada yer alan oklardan ikisinin karşısında yazılı olan Din ve Vatandaşlık umdelerine bağlılığıysa O'na şahadeti hazırlıyordu. Bir iftar sonrası, Site Yurdu kantini ve mukaddes değerlere açıkça saldırılar yapan bir topluluk. Ruhi, yanına bir boş sandalye çekerek Türk insanının ve bütün Müslümanların mukaddes bildiği değerle tahkir ve tezyif etmemelerini söyleyerek onları bu konuda mütalâa, hatta münakaşaya davet ediyor. Bu sözler üzerine gurubun elebaşı olan küstah, Allah ve dini kastederek olmayan şeylerin münakaşa yapılmaz diyor ve Din'e, Allah'a ve Kur'an-a küfre başlıyor. Küfrünü geri al ikazıyla küfrü tekrarlaması üzerine de Ruhi'nin yumruğuyla yere yıkılıyor. Münkirin ava nesi, hep birden saldırıyor ve O'nun imanla çelikleşmiş yumruğunu yiyen düşüyordu. Bir tabanca sesi işitiliyor ve “YANDIM ALLAH!” diye bağırıyor Ruhi Kılıçkıran... Allah diyen Ruhi, Allahsız komünistler tarafından kurşunlanıyordu. Böylece Türkiye'de ilk siyasi cinayet işlenmiş oluyordu. İlk şehidim, mekanın cennet, ruhun şad ola... O, ilk şehidimizdir. Ancak O'nun şahadetiyle başlatılan Müslüman-Türk katliâmı, devam ede geldi. Hâlâ devam ediyor ama bayrak düşmeyecektir. Çünkü artık görülmüştür ki, gölgesine sığındığımız bayrağın düşmesi demek; bir milletin şehit, bir vatanın mezar olması demektir. Bu DİN, bu VATAN, bu MİLLET, bu BAYRAK bizim. BU DEVLET BİZİM, Bu ANALAR, BACILAR, KARDEŞLER BİZİM. Bizim, Türkiye topraklarından başka gideceğimiz başka toprak parçası yoktur.. Bu toprağın üstünde yaşamazsak, toprağın üstünde yaşamak için bu toprakların altına düşmekten çekinmeyeceğiz. Bu toprağın MÜSLÜMAN TÜRKLÜĞE aidiyetinin garantisi TÜRK DEVLETİDİR. Allah göstermesin bu devlet zafiyet içine düşer de görevi Müslüman-Türk insanına verirse; VAY O ALLAHSIZLARIN HALİNE. İŞTE O ZAMAN ÜSTÜNDE DURACAK TOPRAK ARAMAKTA GEÇ KALMIŞ OLACAKLARDIR. Şevket KESKİN “COŞAN İMAN ELBET KÜFRÜ BOGACAKTIR Dinsiz sosyalistin hainine hareketi ile şehit olan şanlı şehidimiz Ruhi KILIÇKIRAN’a sıkılan kurşun aslında Müslüman Türk milletinin kalbine sıkılmıştır. Her yerde volkan gibi coşan iman elbette küfrü boğacaktır. Ey sosyal adaletçi sosyalistler, ilerici ve insaniyetperver “hümanist” geçinen aydınlar ve gazeteler ve TRT şimdi neredesiniz? Bir Müslüman Türk Allah derse “gericilik hortladı” diye yaygara koparırken sosyalistler tevkif edilince “fikir hürriyeti kalmadı” diye haykırırken, şimdi üniversiteli bir Müslüman Türk genci dinsiz ve milliyetsiz bir sosyalistin hain kurşunu ile şehit edilirken sizlerin niçin sesiniz çıkmaz? Niçin kızıl tehlike var diye bağırmazsınız? Ey Müslüman Türk milleti; beşerin halaskarı olan kuran-ı kerim’e saldıran, peygamberler peygamberine dil uzatan, vicdanı şimale satan hainlere, milli bütünlüğümüzü bozmağa çalışanlara haddini bildirmek zamanı gelmiştir. Ruhi KILIÇKIRAN ölmemiştir. Ebedi âleme gitmiştir. Her Müslüman Türk genci birkaç Ruhi KILIÇKIRAN’dır onun elindeki onun elindeki iman ve Türklük bayrağı ilelebet dalgalanacaktır.” Türkiye Milliyetçiler Birliği Tosya ocağı başkanı Zeki BAGATUR SAADETİN SIRRI Aşağıda metnini sunduğumuz konuşma, Ruhi Kılıçkıran tarafından, şahadetinden birkaç ay önce İlahiyat Fakültesinde düzenlenen bir açık oturumda yapılmıştır. Bir kişi saadeti aramaya başladı mı onu bulamamaya mahkûm demektir. Saadet, vitrinlerdeki bedelini Ödeyip sardırarak alıp götürdüğümüz eşya değildir. Saadetin yollarını, çevreyi kendi arzularına, zorbalıkla, hilekârlıkla ve yalan uydurmakta arayanlar hüsrana uğramışlardır. İnsanla her sahada çarpışan tabiat, onu kendi eline almak, esir etmek ve onu kendi potasında birtakım psikolojik faktörlerle eritmek ister. Önce, inanan fakat inandığını tatbik edemeyen bu günün adamını etkileyen ve çoğuna şekil verebilen bir takım ruhî olaylardan bahsedeceğiz; İlk tesir, kıskançlık duygusu: Saadetsizliğin en mühim sebeplerinden sayılan bu faktörün kökü derinlerde çocukluk çağlarında görülebilir. Bir ailede iki çocuktan biri daha fazla seviliyorsa, sevilmeyen çocuktaki kıskançlık duygusu büyüdükten sonra da devam edebilir. Bir memur normal bir aylıkla geçinirken, kendisinden hiçte üstün olmayan birinin daha fazla aylık aldığını duyduğunda, eğer kıskançsa, haksızlığa uğradığı düşüncesiyle kendi kendini yemeye başlar. Aldığı maaşı yetersiz bulur. Bu durumda eğer kendisinden üstün maaş alan kimse de kendinden üstünleri kıskanır ise düzen bozulur, fertler arasında bir hoşnutsuzluk baş gösterir. Şunu iyi bilmelidir ki, her zaman mukayeseli düşünme metodu, kötümserlik ve başkalarını kıskanma ve elindeki imkânlarla yetinmeyip bulunduğu duruma şükretmeme daima kötü sonuçlar verir. İnsan bu kötü durumlardan kurtulabilmek için şöyle düşünmeli; Benim elimde bulunan şeyler, başkalarının elinde bulunan şeyler yüzünden değerini kaybetmemeli, Yani kadere rıza göstermek. İkinci mesele; mevkiimiz ne olursa olsun, her şeyi heves etmedikçe ve hoşnut olmadıkça saadete ulaşamayacağımızda. Eğer saadet peşinde koşuyorsak, heves etmeliyiz. İlgili olduğumuz konuyu bütün gönlümüzle istemeliyiz. Filozof Epiklet der ki : (Sen istedikten sonra karga sana uğur getirir.) Bu sözü ile isteğin her şeyi gerçek saadete çevirdiğini söylüyor. Saadetin sırrına ermenin önemli prensiplerinden biri de sevgi meselesidir. Bir insan sevilmediği duygusuna kapılabilir. Bu kişi çocukluğunda ya sevilmemenin acısını tatmıştır, ya da kendisinin sevilecek bir kimse olmadığı kanısına varmıştır. Bu günkü deyimiyle aşağılık duygusuna kapılmıştır. Böyle kişiler çoğu zaman içine kapalı kimseler olup, sevgi noksanlığı onlara güvensizlik duygusunu aşılar. Hayatı güvenle karşılayanlar, güvensizlikle karşılayanlardan daha mesutturlar. Saadetin prensiplerinden birisi de kötü havada iyi düşünmek sanatıdır. Meselâ, yağmurlu bir günde bir takım kişiler yolların çamuru olacağını, bazıları çimenlere artık oturulamayacağını, kimisi de mahsullere zarar vereceğini düşünerek üzülürler. Bunlar insan psikolojisi icabı malûm şeyler. Hâlbuki böyle sızlanıp duracağına yağmuru güzel ve eğlendirici bir şey kabul edip, ondan zevk almaya çalışmak lâzımdır. Böyle düşünmeye kendimizi alıştırdığımız an saadet ve mutluluğa doğru, adım adım yaklaşıyoruz demektir. Bu yüzden kapalı havada açık yüzlü olmalı. Bazı gurur sahibi kimseler vardır. Onlar birliğin azametini bilmeyen, insanî kıymetlere değer vermeyen kişilerdir. Ona gurur veren, onun ruhunu canavarlaştıran şey ortadan kalktığı an perişan olacaktır. Bu kişi, hak için ateşlere düşüp çile çekmezse, içindeki. Gurur ejderini öldürmezse saadete erişemez. Saadet prensiplerinden biri de gönül almaktır. Böyle bir kaide ilk bakışta hayret uyandırabilir. Gönül almak, yalancılık ve dalkavuklukla değil, bizim anladığımız manada temiz duygularla, riyadan uzak olarak yapılan gönül almadır. Nahoş bir hadiseyi gönü! Hoşluğu içinde halletme her iki tarafı mesut etmeğe kâfi gelecektir. Saydığımız olayların bir memleketi ve bir vatanı yoktur. Bunlar insanlar arasındaki ortak dertlerdir ki kişi bunları kalbine bir nakkaş ustalığında işlemelidir. Bu dertler milletleri çeşitli kötülüklere ve cinayetlere sürüklüyor. Bugün neden bir devlet yaşayabilmek İçin başka bir devlete aç kurt iştihasıyla saldırıyor. Neden hürriyet adına, hürriyet ocakları söndürülüyor? Yaşamak neden hileye, zorbalığa, yalana ram olmaya başladı? Neden bazıları, insanlığı ve kendini unutmak için çılgınca eğlenceye dalıyor? Neden bazıları intihar edip, bazıları kendi kabuğuna çekilip ölüm sessizliğinde susuyor? Nedendir insanoğlundaki bu Everesi tepesi yüksekliğinde, okyanus dalgalan çokluğundaki dert? Bu derdi, bu saadetsizliği çok filozof, çok âlim işledi. Bazıları bu dertlerden kendini kurtaramayıp kör tabiatın esiri oldu. Gerçeği bulanlar ellerindeki formül ile tabiata meydan okudular. Bu gerçek, bu formül saadetin sırrı sorusunun tam, eksiksiz cevabıdır. Onu bir çırpıda söylüyoruz. ALLAH'A VE RESULÜNE İNANMAK Madde âlemini, mana âleminin potasında eritmedikçe, maddenin esaretinden kurtulup İLAHÎ Aşk’ın tesirine girmedikçe saadet yoktur. Bazı ahlâk kurallarıyla insanları saadetin sırrına ulaştırmak isteyen pek çok filozof yetişmiştir. Bunlar ne derse desin İLAHÎ SAADETİ, ALLAH'A VE RESULÜNE İNANMANIN dışında arayan kişinin, saadet anlayışı tek kelime ile boştur. Hz. Muhammed (S.A.VJ, amcası Ebu Talib'in ölümünden sonra Müslümanlığı yaymak için civar kabilelere yanında azadlı kölesi olduğu halde gitmişti. Gittiği Taif halkı Müslümanlığı kabul etmediği gibi, Peygamber efendimizi taş yağmuruna tutmuşlardı. Mübarek vücudu şerha şerha kanamış olduğu halde O. Allah'a inanmışlığın verdiği vecd içinde «Allah'ım, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.» diyordu. Bu söyleyiş, bu kendinden geçercesine hoşnutluk, ilâhî saadete ermişliğin öz varlığı benliğinde duymuşluğun açık örneğidir. Saadetin sırrını en iyi şekilde tasavvufta görmek mümkündür. Tasavvufa göre kişi ancak saadeti Allah'ın birliğinde bulacaktır. Allah'ı bilme ilimle olur. İlimde birlik yoktur. Bu biliş sonsuz bir aşktır. Bu aşk insanı kendi benliğinden geçirir, Allah'ın varlığında yok eder. Bu suretle bütün huzursuzluğun kaynağı olan beşerî varlık ortadan kalkınca kişi saadetin gerçek anlamına ulaşmış olur. Saadete ermek için önce nefs-i emmareden kurtulmak ve derece derece nefs-i mutmainneye doğru ilerlemek lâzımdır. Birçok dereceler aştıktan sonra ilâhî saadete erişebilir. Biz saadeti, hürriyet teraneleri ve müsavvat hileleriyle masum halkın elinden alınan düzende değil, Allah'ın düzeninde arıyoruz. Biz saadeti, 20, asrın maddeleşmiş ruhunda İmanın sinmediği vicdansız kanunlarda, Kızılay'ın uzun saçlı gençliğinin, gitar nağmelerinde değil, onu, Allah'a ve Resulüne inanmanın verdiği iman kuvvetinde, onu ilâhî nizamın gerçekleşmesi ve her şeyin İslâm’ca olması için dökülen alın terlerinde arıyoruz. Netice olarak, biz, saadeti, Allah'ın kendine verdiği aşkın tesiriyle her şeyinden vazgeçercesine «Ben hiçim, Allah ve Resulü her şeydir.» diyen, günün her saatinde nefsi ile cehd yapıp mücahitleşen sessiz fakat büyük müminlerin gözbebeklerinde, nurlu alınlarında, inançlı gönüllerinde arıyoruz

#RuhiKILIÇKIRAN #ülkücüşehit

40 görüntüleme

2016 © 2020 by "Emir Faruk Uzunpınar". Kişisel Blog ve Haber Sitesi

    Like what you read? Donate now and help me provide fresh news and analysis for my readers   

This site was designed with the
.com
website builder. Create your website today.
Start Now